Çocukluğumu hatırlıyorum bazen. Bugün duyumsadığım dünya, çocukluğumun dünyası değil doğası gereği. O dönemde dünya sanki büyülüydü. Din ve inançla ilgili algılar zamanla değişir mi? Değiştiği açık. Bununla ilgili hafızamı yoklayınca aklıma gelenlerden biri mevlitlerdi. Çok severdim mevlitleri. Sadece lokum veya şeker verdikleri, şerbet ikram ettikleri için değil, o atmosferde bulunmak da hoşuma giderdi. Mistik bir hava hissederdim, sanki bedenimi sarardı bu atmosfer. “İndiler melekler gökten saf u saf/Kabe gibi kıldılar evim tavaf” beytini huşu içinde dinlerdim. Havada melekler kanat çırpardı adeta, onun havası içinde bulunduğumuz mekana yayılırdı.
Gene türbe ziyaretlerini hatırlıyorum. O zamanlar türbeye kutsal bir mekan olduğunu duyumsayarak girerdik. Sandukaya korkuyla karışık bir edayla dokunurduk. Bugün ise ziyaret ettiğim türbelere sadece tarihçi merakıyla bakıyorum. Başka bir şekilde değil. 
Çocukluk ve ergenlik yıllarımda babam ve arkadaşları bazı dini kitapları okurlar, dinlerlerdi. Bu kitaplardan biri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı İmam Nevevî’nin Riyaz’ü-Salihîn adlı sahih hadisleri bir araya toplayan kolleksiyondu. Bu eseri okuduğumuzda en çok dikkatimi çeken ve can kulağıyla dinlediğim hadisler peygamberin mucizelerini anlatan hadislerdi. Ayın ikiye bölünmesi (şakku’l-kamer) ve su sıkıntısı çekildiği bir durumda peygamberin elini az miktardaki suyun içine koyması ve ardından parmaklarından su akıtması ve bu suyun tüm ordunun ihtiyaçlarını karşılamsını defalarca hayret ve huşu içinde dinlemişimdir, okumuşumdur. 
Gerçi bu benim gibi çocuklara mahsus değildi. Yetişkinler de bu tür anlatılardan hoşlanırlardı. 1980’li yılların başlarında Maden’deki Cami-i Kebir’in yaşlı imamı vaazlarında kırık Türkçesiyle genellikle peygamber kıssaları anlatırdı. Gördüğüm kadarıyla ahali de bu kıssaları ayıla bayıla dinliyordu.
Bu durumun o günün dünyasında hayatın ve inancın nasıl algılandığı ile ilgili olduğu açık. Günlük hayatta mü’minlerin artık din ve inancın bu şekilde değil, belli bir rasyonalite içinde algıladığını görmemek mümkün değil. Bugünün normal ya da doğrularına uymayan dine veya inanca müteallik kabuller sözkonusu olduğunda, te’vil ya da inkar yoluna sapmanın yaygın olduğu açık. “Bunlar dinimize sonradan girmiş hurafeler”, “Aslına o öyle değil, böyle anlaşılmalı”, “Aslında dinimizde böyle bir şey yok”. Bu ve benzeri cümlelerle başlayan söylemlerin yaygınlığı buna işaret eder. Oysa “hurafe” denilen şey de akla mantığa uymayan bir şey değil midir? Dolaysıya hurafeden arınmış bir din tahayyülü ne demek ola ki? Dinin rasyonelleşmesi mi? Bu bizzat mü’minler eliyle dinin din olmaktan uzaklaştırılması değil mi? İnanç zaten mantığa uymayanı sorgulamadan teslim olmak değil midir? Aziz Augustinus’a atfedilen özdeyişte ifade edildiği gibi: “İnanıyorum, çünkü saçma”
Max Weber’in “düyanın büyüsünün bozulması” dediği şey budur. Bir başka deyişle efsanelerin, sihrin ve diğer irrasyonel inançların yerini aklın, mantığın ve bilimin alması. Bu kabaca geleneksel toplumdan modern topluma geçişe göndermede bulunur. Modernleşmeyle mitlerin ya da irrasyonel inançların yerinin rasyoneliteye dayalı bir düşünme biçiminin almasıdır.
Türkiye’de bu sürecin son çeyrek asırda biaz daha hızlandığı söylenebilir mi? Böyle düşünen kişiler var. Ben de böyle düşünüyorum. Bunu yazmama vesile olan ise bazı muhafazakâr kanaat önderlerinin çeşitli mecralarda bunu dile getirerek şikayette bulunmaları oldu. Bunlardan biri son 10-15 yıl içinde eğitimin tamamen pozitivistleştiğinden şikayet ediyordu. Her şeyin akıl, mantık ve bilimle açıklandığını, olay ve olguların mantıksal neden-sonuç mekaniği içine sıkıştırıldığından bahsediyordu. Buna karşın önerdiği mi neydi? Bu mantığın önerebileceği bir şey yoktur aslında, mevcudu tersine çevirmekten başka. O da bunu savunuyordu. Okullarda ya da müfredatta efsanelerin, mucizelerin, kerametlerin vb. anlatıların yer alması. Ne kadar özgün (!) bir bakış değil mi? İlginç olanı şu ki bunun uygulanabilir olmadığını ise gene kendisinin anlattığı bir anekdot apaçık ortaya koyuyordu. Beyefendi bir imama sormuş. “Hocam vaazlarınızda niçin kıssalara ya da mucizelere yer vermiyorsunuz? Kur’an’da hadislerde yer alan bu tür anlatıları niçin halka anlatmıyorsunuz?” Bu teklife İmam’ın cevabı ise şahane: “Cemaat böyle şeyleri mantıklı bulmuyor.”
İmam’ın verdiği cevabının üstüne laf söylemeye gerek var mı?